Follow by Email

27 Kasım 2015 Cuma

UPSD'nin Can Dundar ve Erdem Gul hakkındaki bildirisi‏



UNESCO RESMİ PARTNERİ IAA/AIAP TÜRKİYE ULUSAL KOMİTESİ
ULUSLARARASI PLASTİK SANATLAR DERNEĞİ (UPSD)
CUMHURİYET GAZETESİ’NDEN CAN DÜNDAR VE ERDEM GÜL’ÜN TUTUKLANMALARINI PROTESTO EDİYOR VE
BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ÇAĞRISI YAPIYOR!
27.11.2015



Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Sorumlusu Erdem Gül’ün dün (26 Kasım 2015) tutuklanmaları, Türkiye’de basın ve düşünce özgürlüğünün ötesinde, haber alma özgürlüğünün de artık tam bir karanlık döneme girdiğinin kanıtıdır.


Araştırmacı gazeteciliğin, dünyanın her yerinde bilinen konuların iç yüzünü araştırmak ve derinine inmek gibi kamuoyunu ilgilendiren temel hak ve çalışma yöntemlerini yok sayarak sorumlu gazetecileri aylarca tehdit ettikten sonra hapse atmak, ancak anti-demokratik rejimlerde görülebilecek çağdışı bir uygulamadır.
Zaten uygulanan yöntem, yani önce habere veryansın etmek, sonra hedef göstermek, ardından da yargıyı o hedefe kilitleyerek mesleğini yapan gazetecileri zindana atmak, her hangi bir medeni hukuk devletinde kabul edilebilir yöntemler değildir. ‘Bağımsız yargı’ ve ‘kuvvetler ayrılığı’ bu şekilde tamamen yok sayılmıştır.


Türkiye Cumhuriyeti ve geçmişinde onca baskı ve basın şehidi olan Cumhuriyet Gazetesi elbet bu karanlık günleri aşacaklardır. Türkiye, baskılara ödün vermeyecek kararlı ve gururlu bir halka sahiptir. Ancak, bu yöntemlere başvuranları tarih tüm marifetleriyle hatırlayacaktır.


Kamuoyuna saygılarımızla duyurulur.


Bedri Baykam
UPSD Başkan
IAA/AIAP Dünya Başkanı


Yönetim Kurulu
Bahri Genç
Tijen Şikar
Murat Havan
Nebahat Karyağdı

Ceylan Mutlu

13 Kasım 2015 Cuma

SEVGİLİ GAZETEM CUMHURİYET’E YANIT | BEDRİ BAYKAM

Polemik, alışık olduğum bir yazı türü, ama sonuçta ben gazetemle polemiğe girmeye alışık değilim. Ne var ki, sevgili Cumhuriyet, Salı günü yazımın yayınlanmamasını kamuya açık bir tartışma konusu haline getirmeyi tercih etti, bu nedenle ben de kendi sosyal medya mecralarıma ve basına, bana yazılan metinle ilgili yanıtlarımı yolluyorum.

- Gerek Cumhuriyet’te yazımla ilgili çıkan “ilksöz”den, gerek Can Dündar’la yaptığım görüşmelerden bir şeyi anladım: Sonuçta herkesin Türkiye’de bir haber veya görüşün saklanması veya yayınlanmaması için bambaşka bahaneleri, ya da hadi bahane demeyelim de, “kendilerine göre” haklı gerekçeleri var! Bu merkez medya, Cumhuriyet veya yandaş medya için de pek değişmiyor. Değişen, gerekçeli kararın maddeleri, hepsi bu... Bu durumu kabul etmiyorum, içime sindiremiyorum.
- Ben bu gazetede 1987’den beri yazıyorum. 2004’e kadar, değişik günlerde aralıklı yazdım, son 11 yılda ise her Salı günü okuyucularımla buluştum. Bu 11 yılda ne tatil, ne hastalık, ne de bir başka gerekçeyle okuyucularımdan ayrı kaldım. İki konu hariç: Bıçaklandığımda iki hafta yazamadım. Onun dışında yazımın farklı gerekçelerle yayınlanmaması da, belki 3-4 kere yaşandı. Örneğin, Ergenekon davası sırasında Adliye Sezonu nedeniyle, haftaların birinde çok sert yazmışım diye yazıyı yayınlamayı göze alamamıştı yönetim. Hepsi bu. “İzin-tatil-içimden gelmedi-yazısı elimize ulaşmadı vs.” gibi alışık olduğunuz yöntemleri, tek bir kere kullanmadım. Bundan 15 ay kadar önce ise, yine Kılıçdaroğlu ile ilgili bir yazım Cumhuriyet’te yayınlanmamıştı. Yazının içeriği, Kılıçdaroğlu’nun istifa etmesi gerektiği ile ilgili 11 maddeydi. Bunun yanlışlığını o kadar anlatmama rağmen, sansür uygulandı. İki gün sonra Cumhuriyet’in üst düzey yöneticilerinden Akın Atalay beni aradı ve bu sansüre çok üzüldüklerini aktardıktan sonra, “bu arkadaşlara gereken yaptırımın uygulanacağı” mealinden sözler söyledi. Ardından gelen günlerde  Cumhuriyet’in genel yayın yönetimi ve yazı işlerinde bilinen büyük değişiklikler yaşanacak,. İbrahim Yıldız da bu süreçte yerini Can Dündar’a bırakacaktı. Ertesi hafta benim yazım (CHP Örgütü’ne: Egemenlik Kayıtsız Şartsız Kılıçdaroğlu’nun mu?) Cumhuriyet’te yayınlandı ve yazının altında Cumhuriyet, okurlarına bir açıklama koyarak, düşünceyi ve ifade özgürlüğünü gazetenin bir özgür yazarı olarak kullanamadığımı belirtip bundan duyulan üzüntüyü okurlarıyla paylaşıyordu. Buyurun, 26 Ağustos 2014 tarihli Cumhuriyet notunu okuyun:

Açıklama ve Özür:
Yazarımız Bedri Baykam’ın geçen haftaki yazısı editoryal değerlendirme neticesinde yayımlanmamıştır. Konuyu ilk toplantısında değerlendiren İcra Kurulu’nca, bu uygulamanın yazarın yorum, eleştiri özgürlüğüne “müdahale niteliğinde” olduğu belirlenerek sorumluları hakkında gereken yaptırımın uygulanmasına karar verilmiştir. Bu nedenle yazarımızdan ve okurlarımızdan özür dileriz. 
Saygılarımızla 
Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu

Nasıl? İnanılmaz bir metin değil mi? İşte o günden sonra da bu haftaya kadar bir “kesik yemedim”.
- O zaman soruyorum sayın Atalay’a ve tüm Cumhuriyet Gazetesi İcra Kuruluna: Son aylarda “etik” duruşunuzda hangi ağır değişiklikler oldu da, dün “Bedri Baykam’ın yazısı sansür edilmiş” diye ivedi ve büyük bir hassasiyetle yazı işleri kadronuzu değiştirirken, bugün, o yazının onda biri sertliğinde olmayan, CHP tüzüğüyle ilgili bir teknik yazı bahane edilerek bu sefer yazar açığa alınmaya çalışılıyor? Etik hassasiyetlerinizdeki bu büyük U dönüşünün gerekçesi nedir? Ve şayet bu değişiklik yaşanmışsa, o zaman “biz büyük bir hata etmişiz, meğer Baykam’a bir yıl önce Genel Yayın Yönetmeni ve yazı işlerinin getirdiği sansür haklıymış, biz bu nedenle uyguladığımız yaptırımları geri alalım, bir önceki Genel Yayın yönetmenimizi ekibiyle geri getirelim” mi diyeceksiniz? O zaman o günkü açıklamanızı geri alıp dün dündür, bugün bugündür deyip, o ekibe hakkını teslim edin de bari mantık olarak şaşırtıcı değişiminize rağmen hiç olmazsa onun içinde tutarlı kalın.
- Dün bana Cumhuriyet’in internet sitesinde ve Sn. Dündar’la yaptığım görüşmede, “Parti ve Gazete”nin bir arada yürüyemeyeceği, bunun etik anlamda yanlış olduğu, konunun yazının içeriği ile ilgili olmadığı aktarıldı. Bugün Cumhuriyet’te de okuyacağınız yazıda, Pazartesi günü CHP ile ilgili yayınlanan bir bildiride “imzam” olduğundan, “kongre sürecinde aktif siyasi faaliyet içinde olduğum/olacağım anlaşıldığından”, yazılarıma yer verilmemesinin uygun görüldüğü açıklandı. Bunu desteklemek için de “bir Parti’de yöneticilik yapan ya da aktif siyaset yürüten kişilerin gazetecilik yapmasına ve düzenli köşe yazmasına cevaz vermemektedir” denilerek Balbay’ın da Genel Başkan adaylığı çerçevesinde yazılarına “ara verdiği” hatırlatıldı. 
- Bütün bu “etik gerekçe” arama çabalarında bana göre, ne yazık ki, bir tutarlılık yok. Hem de birçok nedenle... Özetlemeye çalışabilirim:
- Benim şu anda CHP’de hiçbir görevim yok. Ayrıca ben Balbay gibi bu süreçte Genel Başkan adaylığına aday da olmadım. O da benim siyasi kariyerimde 2003’te yer alan bir çıkış. Tekrar gündeme getirecek olsam, herkes zaten bir günde öğrenirdi. Ama şu anda böyle bir şey yok.
- Sonuçta sevgili gazetemin elinde, 1987’den beri süren yazarlığımı durdurma gerekçesi olarak, kendi gazetelerinde sayfanın yirmide biri boyutunda koydukları bir bildiri haberinde adımın “imzacılar” (!) arasında geçiyor olmasından daha ağır bir veri yok. Bu tavrın ne yazar- gazeteci etik ilişkilerine uygun olduğunu ne de okurları veya kamuoyunu tatmin edebileceğini sanmıyorum. Bu inanılmaz derecede zayıf bir iple yamaca bağlanmış filin ağırlığıyla ortada duran bir dengesizliktir.
- Sevgili arkadaşım Mustafa Balbay’la ilgili verilen örnek, zaten satırların kendi içindeki çelişkisini fazlasıyla açığa çıkarıyor. Şöyle ki, Cumhuriyet önce şu sözleri kaleme alıyor: “Hem genel gazetecilik etiği, hem de Cumhuriyet’in yayın geleneği, bir Partide yöneticilik yapan ya da aktif siyasi faaliyet yürüten kişilerin gazetecilik yapmasına ve düzenli köşe yazmasına cevaz vermemektedir”. Ardından Balbay’ın bu süreçte “Genel Başkan adayı olduğu için yazılarına ara verdiği” hatırlatılıyor. Buna da peki... Şimdi ne anlıyoruz? Balbay, CHP Milletvekili iken gazetede yine sayısız köşe yazısı kaleme aldı (Milletvekilliği herhalde aktif siyasetin doruklarından biri!). Bu yazılar bir sorun olmadı, şimdi aday olduğu için bir süre bıraktı, ardından anladığımız herhalde Genel Başkan seçilirse, gazeteyi bırakacak, seçilemezse de bu süre sonunda dönüp Milletvekili olarak yazılarına devam edecek. Bu cümlelerin başka türlü bir izahı yok. Peki Balbay’ın Milletvekili ve aktif siyasetin göbeğinde bir insan olarak, hem de artık benim gibi “Genel Başkan eski adayı” sıfatıyla dönüp yazacağı sütunların bir mahsuru yok da, benim bazı Partili dostlarımın bir bildirisine onay ve katılım imzası atmış olmam mı korkunç bir mahsur? Ne ağır imzam varmış da haberim yok derim, ama fazla egosantrik durur!
- Sonuç olarak bu savda, ne yazık ki, geçerli bir tutarlılık yok. Herhalde Bedri Baykam’ın bu büyük “imza vermiş olma” vebalinin yanında, neredeyse her gün yazan Balbay’ın Milletvekili olarak yazacağı yazıların da değeri ve ağırlığı –estağfurullah!- yok sayılamaz. Balbay, bir saygın aydın ve vekil olarak bu gazetede yazabiliyorsa, bu bir “mahsur” değilse, Bedri Baykam da demek sıfatsız bir CHP’li olarak kitap eki uzunluğunda yazsa, mahsur yoktur.
- Sn. Can Dündar’la yaptığım telefon ve mesaj görüşmelerinde gazetenin “sansür iddialarına yanıt” olarak yayınladığı metni “anlayamadığımı, anlam veremediğimi, ne bir adaylığım ne de bir sıfatım olmadığını” vurguladığımda, Sn. Dündar bana somut olarak “Particilik ve gazeteciliğin beraber yürüyemeyeceğini, şayet CHP’den istifa edersem, istediğim kadar, istediğim şekilde Cumhuriyet’te yazmaya devam edebileceğimi” vurguladı. Bu hesaba göre, 30 yıl sonra birden tezahür eden bu yeni kararı göz önüne alırsak, demek ki Sevgili Balbay da Genel Başkan seçilse de, seçilmese de CHP’den istifa etmezse, Cumhuriyet’te bir daha yazamayacak! Bunun da Cumhuriyet için doğru ve hayırlı bir karar olmayacağını düşünüyorum, hatada ısrardan kimseye bir fayda gelmez. 
- İtiraf etmem gerekir ki, Cumhuriyet'te bugün çıkan “Sayın Baykam’ın kongre sürecinde aktif siyaset içinde olduğu/olacağı anlaşıldığından yazılarına yer verilmemesi uygun görülmüştür” sözleri beni biraz gülümsetti. Hissedilen ihtimaller üzerine hesap kesmek, aklıma yayınlanmamış kitaplar yüzünden evi basılan yazarları veya matbaaları getirdi. Bu bir falcılık denemesi mi? Böyle ciddi bir sav olabilir mi? Ayrıca bu tip önemli konularda, daha ben nerede durduğumu bilmiyorken, sevgili gazetem her şeyi biliyorsa, lütfen bana da anlatsınlar, ben de öğrenmiş olurum! Bu daha çok mizah dergisi tadında bir şaka herhalde. Bir insana “ya bir gün aktif siyasete girerse...” diye bir ön “suç” atfedilebilir mi hiç? Bu arada Balbay için “yazılarına ara verilmesi”, benim için ise “yazılarına yer verilmemesi” ibareleri, dikkatimi çekti. Herhalde tesadüftür, aşırı hassas mı oldum? :))
- Cumhuriyet’te yazdığım her yazının arkasındayım. Sonuçta CHP ile ilgili yazdığım yazılarda da, hep Partinin vicdanı oldum. Ne Baykal, ne Kılıçdaroğlu’na karşı hiçbir zaman körü körüne muhalefet yapmadım, alkışı hak ettiklerinde de fazlasıyla gündeme getirdim. Hep Partinin genişlemesi ve Türkiye’yi bataktan çıkarması için gerekli olduğuna inandığım adımların, objektif ve kararlı sahibi oldum. Ne mutlu bana ki, kimilerinin U dönüşlerinin, “yanlış anlamışım”ların, “o günler her şey farklıydı”ların yanında daima 30-20-10 yıl önce veya dün yazdığım yazıların hepsinin arkasındayım ve her dediğim doğru çıkmış.. Bu düz ve tutarlı çizgimle de övünç duyuyorum. Hangi Türkiye’de mi? Hala her dediğinde yanılmış “yetmez ama evet”çilerin, eski 2. Cumhuriyetçilerin parlatılıp tedavüle sokulmaya çalışıldığı şu günlerde...
- Sonuçta 30 yıldır yazdığım gazete benim gazetemdir ve öyle kalacaktır. “Yeni” bir konjonktürde gazeteyi ele alanlardan tek ricam, Cumhuriyet’in demokratik duruş ve tutarlılığına daha fazla zarar vermeden, yanlıştan dönmeleridir. Hatadan, çelişkilerden dönebilmek bir erdemdir. Sayın Dündar ve Cumhuriyet üst yönetiminden beklentim, gazetemize ters düşen bu uygulama denemelerini bırakmaları ve “zararın neresinden dönersek kardır” mantığıyla bu ağır çelişkilerle dolu durumu düzeltmeleridir. 
- Bu çelişkiler bu şekilde ortada tutulursa, bunun gazeteye vereceği zarar ortadadır. Çünkü o zaman insanlar doğal olarak, yeni Cumhuriyet yönetiminin “ideolojik tercihler” nedeniyle bu kararı aldıklarını söyleyecekler ve  olay kaçınılmaz şekilde başka boyutlara tırmanacaktır. Örneğin son dönemlerde benim anlayamadığım nedenlerle gazete dışında kalan Alev Coşkun, Ümit Zileli gibi değerli yazarların da ideolojik duruşları gündeme gelir.
- Önümüzdeki Salı, Cumhuriyet’e yayınlanması için yollayacağım yazımı, buradan açıklıyorum: Konu, CHP’nin zoraki manevralarla Atatürkçülük’ten uzaklaştırılma çabalarına dur denmesi gerektiği olacaktır. Yaşanan siyasi ortam hakkında yapılan her dürüst yorum, her aydının boyun borcudur, kamburu değil. Ayrıca tabii ki CHP’den de hiçbir şekilde istifa etmeyeceğimi, Atatürk’ün partisinin bir sade üyesi kalsam bile, bu mücadeleye somut olarak aynı kararlılıkla devam etmenin benim için bir gurur olduğunu tekrar ısrarla söylüyorum. 
- Tutarsız gerekçelerle, ne benim ne de Balbay’ın Cumhuriyet’ten ayrılmasına da gerek yoktur. Ben buradayım, yazılarımla her zamanki gibi aynı diklikte durmaya devam edeceğim. Gazetemin bu durumu düzeltip, yoluna devam edeceğine inanmak istiyorum. Cumhuriyet hiç kimsenin veya hiç bir dar bakışın Gazetesi olamaz, demokrasi ve düşünce özgürlüğünü, başkaları için isteyip, kendisi uygulamayan gazete hiç olamaz!

Cumhuriyet Gazetesi ve kamuoyuna saygılarımla.

Bedri Baykam
--------------------------------
SÖYLEDİĞİNİZ MÜMKÜN DEĞİL SN KILIÇDAROĞLU, ÇÜNKÜ...
Bedri Baykam
10.11.2015


Sayın Kılıçdaroğlu, CHP 1 Kasım’da yine başarısız oldu. Siz bunu da “yaşanan olağandışı şartlar”a bağladınız. Son 19 ayda 4 seçim geçirdik. Her başarısızlığa bahaneler bulabiliriz. Mesela başka hangi olağanüstü şartlar yüzünden E. İhsanoğlu’nu Çankaya’ya aday göstermiştiniz? Veya daha sonra hangi gerekçelerle bu beyefendiyi Meclis Başkanlığı’na dahi layık bulmadınız?
TÜZÜK ÇELİŞKİLİ VE SAKAT
Demokrasi mücadelesi veren gazeteciler, eski partililer, kızgın seçmenler dahil, herkes size yardım etmeye gayret etti. Kadro veya politikalarınızla ters düşsek bile... Ama artık yeni bir lider aramamak, CHP’nin unutturmaya çalıştığınız köklerini özlemle anmamak imkansız. Dolayısıyla Kurultay, sizin Y-CHP’nizle gerçek Altı Ok’un CHP’si arasında geçmelidir.
Genel başkan adayları ortaya çıkmaya başladı. Siz de bir jestle, parti içinde de özgürce propaganda yapabilmeleri için yeşil ışık yaktınız. Güzel bir temenni, ancak mümkün değil. Nedenini hatırlamıyorsanız, lütfen dinleyin:
2003’te Sn. Baykal karşısında Genel Başkan adayı olduğum kurultayda, delegelerin %5’inden imza almak lazımdı. Ben %10 toplamıştım. Ancak Baykal ve ekibi, seçime birkaç saat kala, üstelik çok şaibeli bir önerge oylamasıyla, gerekli imza sayısını %20’ye çıkardı. Hem de o seçimde geçerli olmak üzere! Tarih, faşist partilerde bile “maçın 87. dakikasında kural değiştiren” böyle bir skandal görmemişti. Ama başkanlık hırsı, bu karanlığı bile hazmettirebildi birilerine. 2010’da yönlendirdiğim yeni Demokratik Devrim Tüzüğü kitapçığında bu ve buna benzer birçok nokta gündeme geldi. Sizin 2012’de yaptığınız yeni tüzükle ilgili, kurultayda dinlemediğiniz bir konuşma yaptım. Dinlemediniz, çünkü ne yazık ki CHP Genel Başkanlarının böyle bir alışkanlığı yok! O gün şunu dile getirdim: Bu tüzük geçerse, CHP Genel Başkanlık seçimi illegal olacak. Çünkü tüzüğe göre bu seçimin ‘gizli oy- açık tasnif’le yapılması şart. Ama 2003’te geçirilen ve 2012’de yürürlükte bırakılan maddeyle Genel Başkan adayı, delegelerin %10 ‘açık’ imzasıyla teklif ediliyor. Ve bu açık imzalar, diğer bir adaya da imza veremiyorlar. Yani bu imzalar, açıkça ‘oy’ değeri kazanıyor. Yani böylece CHP Genel Başkanı ‘açık oy-açık tasnif’le seçilmiş oluyor! Bu çelişkinin hukuki olarak kabulü mümkün değildedim. Kürsüden indiğimde Sn Atilla Sav bana geldi ve “Partinin hukuk işlerinin ortasında olarak bu ikazınızı daha önce ben de MYK’ya anlattım, ama beni dinlemediler” dedi. Her zamanki mantıksız el indir-kaldır işlemiyle bu sakat madde geçirildi.
Sn Kılıçdaroğlu, istifa etmeyerek, Kurultay’ın geldiğini hatırlattınız. Ben de size bu illegal tüzüğü hatırlatarak, adaylara eşit mesafe ve söz hakkı iddialarının hayal ötesi olduğunu vurguluyorum. Halbuki 2003 öncesindeki gibi, delegeler birden fazla adaya imza verip adaylık konuşmalarında onların vizyonlarını algılayabilseler, hem demokratik yarış şansı olacak, hem de o imzalar “oy” değeri taşımayacağı için Tüzükteki o hukuksuzluk olmayacak! Aylarca süren kampanya emeği çöpe atılırken, milletvekili olarak hiçbir itirazınız olmadı!
DEMOKRATİK DEVRİM UYGULANMADI
Sn Kılıçdaroğlu, bu hukuksuz maddeler kaldıkça, mağlup Başkan isterse 30 yıl yerinden kalkmaz. Yarın kurultayda, gövde gösterinize katkıda bulunmak isteyen onca il başkanı ve delege, sizi öneren imzalar arasında olmak için yarışacak! Sonuçta milletvekilliği veya belediye başkanlığının bu ilişkilerden geçtiğini herkes biliyor.
Baykal dönemine dair getirdiğiniz eleştirilerin arkasında duramadınız. 2003 adaylığım ve 2010 Demokratik Devrim Tüzüğü’nde önerdiğim yenilikleri deforme edip 5 yıla yayarak, özür dilerim, kör topal uyguladınız. %30’dan, %10’a indirdiğiniz gençlik kotası, Parlamento’ya tek bir genç (!) sokmanıza elverdi. %33’lük kadın kotası ise CHP’ye 45 değil 21 kadın milletvekili kazandırabildi. Çünkü o kotalardaki insanları doğru oranda seçilebilir yerlere yerleştirmiyorsunuz. Ayrıca basından öğreniyoruz ki, yolsuzluk dedikodularının üzerine giden partililerimiz, sizin tarafınızdan temizlikle tehdit ediliyor! Bu “yolsuzluk dosyalarıyla” ünlenen kendi imajınıza uyuyor mu? Arkadaşlar haksızlık yapıyorsa başta kendileri hesabı öderler. Yoksa ne farkımız kalır eleştirdiğimiz iktidardan? Hem böyle bir aklanma fırsatını belediyeler neden kullanmasın?

Ayrıca varolan delegelerle olağanüstü kurultaya gitmekten neden korkuyorsunuz? İşte bu nedenlerle, sözünü ettiğiniz “eşit yarış şartları” gerçek durumu yansıtmıyor, Sayın Kılıçdaroğlu.