Follow by Email

30 Ocak 2013 Çarşamba

SANATÇI BAŞKAN YILMAZ BÜYÜKERŞEN’İN YANINDAYIZ




Sanat düşmanı  AKP iktidarı her geçen gün sanata, sanatçıya, çağdaşlığa, çağdaş yaşama düşmanlığını arttırıyor.
En son hedefleri Eskişehir’in sanatçı başkanı, sanat dostu, seçkin akademisyen Prof.Dr. Yılmaz Büyükerşen oldu.
Bu saldırının, bu düşmanlığın sebebini anlıyoruz, görüyoruz.
Sanat ve sanatçı düşmanlığı karanlıkla beslenir. 
Karanlıkla beslenmek, karanlıkta yaşamak yarasalara özgüdür.
Bunun için de aydınlıktan korkarlar. Aydınlıkta yaşayamazlar. Gözleri geleceğe kapalıdır.
Eskişehir’i aydınlatan, bu kentimize bir Avrupa kenti kimliği kazandıran, onu heykellerle,parklarla, müzelerle, sanat evleriyle, operayla, tiyatroyla donatan sevgili Yılmaz Büyükerşen’den elinizi çekin.
Yılmaz Büyükerşen’e ve yönetimine saldırmak, bu ülkenin aydınlık geleceğine saldırmakla eş anlamlıdır.
Buna izin vermeyiz, veremeyiz, vermeyeceğiz.
Eskişehir halkı da buna izin vermemeli, vermeyecek.
Sanatçılar Girişimi Eskişehir’in sanatçı, sanatsever başkanının, değerli Yılmaz Büyükerşen’in yanındadır, onunla omuz omuzadır.
Gericiliği halkımızla birlikte sadece Eskişehir’de değil, bütün ülkede püskürteceğiz. 
Ülkemizin bütün sanatçılarını, bütün aydınlık insanlarını, karanlığın Eskişehir saldırısına karşı uyanık olmaya, direnmeye, gerektiğinde topluca bu kentimize giderek dayanışma bilincimizi ve kararlılığımızı göstermeye çağırıyoruz.

SANATÇILAR GİRİŞİMİ

Tarık Akan, Edip Akbayram, Onur Akın,Sunay Akın, Üstün Akmen, Alaattin Aksoy, Mehmet Aksoy, Muzaffer Akyol, Aytaç Arman,  Hayati Asılyazıcı, Semir Aslanyürek, Erendiz Atasü, Engin Ayça, Orhan Aydın, Rutkay Aziz, Adviye Bal, Kürşat Başar,Cezmi Baskın, Bedri Baykam, Nihat Behram,Ataol Behramoğlu, Tansu Bele, Cahit Berktay, Hakan Bezirci, Mustafa Bilgin, Metin Coşkun,Tuncer Cücenoğlu,İsa Çelik, Nevzat Çelik, Haluk Çetin, Meral Çetinkaya, Güvenç Dağüstün, İsmail Hakkı Demircioğlu, Metin Demirtaş, Nuri Dikeç,Atilla Dorsay, Güner Ener, Leyla Erbil, Bilgesu  Erenus, Mehmet ergen, Genco Erkal, Arif Erkin, Altan Erkekli, Erdal Erzincan, Mert Fırat,Müjdat Gezen, Altan Gördüm, Mehmet Güleryüz, Tarık Günersel, Sadık Gürbüz, Hüseyin Haydar, Haluk Işık,  Emin İgüs, Levent İnanır, Özdemir İnce, İlhan İrem, Ekrem Kahraman, Murat Kaya, Bülent Kayabaş,Yıldız Kenter, Erol Keskin, Suna Keskin, Tuğrul Keskin, Arif Keskiner, Levent Kırca, Mine Kırıkkanat, Nuri Kurtcebe, Orhan Kurtuldu, Kemal Kocatürk,  Mustafa Köz, Küçük İskender, Mustafa Mutlu, Abdullah Nefes, Çetin Öner, Sevgi Özel, Sabri Ejder Öziç, Erol Özyiğit, Zeynep Oral, Yılmaz Onay, Nedim Saban, Vedat Sakman, Sali, Menderes Samancılar, Osman Şahin, Ferhan Şensoy, Burhan Şeşen, Cihat Tamer,  Yavuz Top, Gülsen Tuncer, Cüneyt Türel, Yaman Tüzcet, Erkut Uzelli, Levent Ülgen, Mecit Ünal, Metin Uca, Ersan Uysal, Nejat Yavaşoğulları, Işık Yenersu, Ender Yiğit, Ümit Zileli 

28 Ocak 2013 Pazartesi

Hava Kasvetli ve Ağır… / Bedri Baykam / 29 Ocak 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..




Bu ülkede yaşamak artık kırıcı, utanç verici, kahredici… Boş yere “İçim Parçalanıyor” diye sergi açmamışım! Silivri’de yaşadığımız sahneler, oralarda tutsak kalan “Demokrasi nöbetçilerimiz”in kulağımda yankılanan  sözleri, yazdıkları mektuplar, hepsi her an durmadan beynimin içinde alarm sinyalleri vererek yanıp sönüyor.
Cumartesi günü “Fatih Hilmioğlu’na Özgürlük” çağrısı yapan dernek, platform ve sivil toplum kuruluşlarıyla beraber yağmur altında yürüdük, haykırdık, konuştuk. Hani artık direkt olarak  “işkence” yapılmıyor ya… Onun yerine, insanlar susuz, tedavisiz, doktorsuz bırakılarak, maddi-manevi, uzun ve  farklı ileri demokrasi işkencelerine maruz bırakılıyorlar. Prof. Fatih Hilmioğlu’nun kansere dönüşen rahatsızlığı sinsice ilerlerken, onu kaderiyle başbaşa bırakıp, tam teşekküllü bir hastanede tedavisine yeşil ışık yakmayanlar, bu ağır vebalin altına giriyorlar.
Beni kahreden bir diğer nokta ise: Tuncay Özkan’ın sağlık durumu hakkında duyduğumuz üzücü haberler. Kilo kaybı, halsizlik… Ama buna karşın tabii ki ödünsüz, dimdik ayakta süren onurlu bir  mücadele! Hukukla, insanlıkla ilişkisi kalmamışların, zulüm konusunda buldukları yeni metod “su bazlı”. Burada Balbay ve Özkan’ın açıklamasını tekrar size sunuyorum:
“Silivri’de günde 5 taksitte 9 saat verilen su toplam 10 dakikaya düştü. Artık günde kişi başına 200 litre soğuk, 50 litre sıcak su verilecek.. 2 dakikada banyo, çamaşır, bulaşık işini halledeceğiz. Yönetim bunu ‘artık 24 saat sıcak-soğuk su veriliyor’ gibi duyurmaya hazırlanıyor! Eskiden haftada üç kez toplam 6 saat verilen sıcak su, şimdi günde 2 dakikaya düştü. Kalabalık koğuşlarda günlük su hakkı öğle olmadan bitiyor. Silivri’de susuz kış yaşanıyor.Bu işkencedir, zulümdür.”
TSK artık başsız bir gövde gibi. Bu noktalara taşınırken, kendisinin ne hatası vardı-yoktu tartışmasını artık tarihe bırakıyorum. Olay o noktaya geldi ki, her gün savaş çağrıları yapan Başbakanımız bile, komutansız kalan orduların trajik durumunu nihayet gördü ve “acil demokrasi” (!) çağrısında bulunup “terörle mücadele için gönderecek komutan bulamıyoruz” diye açık açık medyada, yargının akıl almaz, mantığa sığmaz karar ve uygulamalarından yakınmaya başladı!
Bütün bunlara karşı, içeride tutulanlardan yürekli bir Deniz Kurmay Albay’nın, Ümit Metin’in, birkaç ay önce bana yazdığı mektuptan bölümlerle başbaşa bırakıyorum sizleri:
“Ben Ümit Metin olarak devletime ve milletime gecemi gündüzümü  ayırt etmeden yıllarımı verdim. Başarılı, cumhuriyet değerlerine bağlı bir subay olduğum için burada hapiste bulunuyorum. Ama biliyorum ki ülkem için ben okyanusta bir kum tanesi gibiyim. Canım vatanıma, ulusuma feda olsun. Askerlik mesleğine başlarken canımı bu  vatan uğruna gözümü bile kırpmadan feda  edeceğime yemin ettim. Beni verdikleri ceza ile korkutamazlar, 16  yıl değil, 160 yıl ceza verseler Atatürk'ün yolundan bir adım geri atmam.
Benim üzüldüğüm husus gözümün önünde yandaş medya aracılığıyla Türk  Silahlı  Kuvvetleri’nin  yıpratılması,  başarılı subayların,  general  ve  amirallerin tutuklanarak tasfiye edilmesi ve buna aynı yöntemlerle devam edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin zayıflatılması, Türk adaletinin bu ve benzeri davalarla yok edilmesidir. Komutanlarımızın bu gerçeği görmeyip, görevlerine hiçbir şey olmamış gibi  devam etmelerini  anlamam çok zor. Umarım ne yaptıklarını biliyor ve ülkemizin nereye gittiğini görüyorlardır. Burada yazdıklarım yanlış anlaşılmasın. Ben onlardan siyaset yapmalarını değil, her komutandan görevi olan personelini ve TSK’ni  korumalarını istiyorum. Masum  personellerini çetelere yem etmemelerini ve TSK’nin yıpratılmasını ve zayıflatılmasını önlemelerini istiyorum.”
              İşte böyle sevgili “aydınlar”.  Tabii ki tüm gazeteciler, Hrant Dink ve Pınar Selek davaları son derece önemli. Ama benzer hukuk mağduriyetlerine uğramış subaylarınızın durumunu görmezden gelirseniz, aydınlığın değil karanlığın parçası olursunuz…
            Sevgili ülkem, dış basına göre, ekonominin harika gittiği bir ileri demokrasi ülkesinde bir eli yağda bir eli balda yaşıyor! Otelinin odasında televizyonlarımızda süren Amerikan usulü eğlence ve yarışma programlarını izleyen, AVM’lerimizi gezen bir yabancı gazeteci, şu sözlerimize ne  kadar inanır, siz düşünün artık!


Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

Kımıl zararlısı… / Orhan Aydın




Bir haftadır ‘git, gidebildiğin yere’ diye bir şarkı dilime yapıştı, kendi kendime mırıldanıp duruyorum.

Kültür ve sanat alanlarında, tam 5,5 yıl ‘üstün hizmetlerde bulunan’ bir aklı kara, Padişah efendisinin buyruğuyla görevinden alındı.

AKP’nin sanat ve kültür alanındaki tüm tasarruflarının uygulayıcısı, ‘muhafazakâr sanat’ saçmalığının destekçisi-ön açıcısı bu zat; Kültür ve Turizm Bakanı olarak görev yaptı.

*Tiyatro-Sinema salonlarının yıkımlarında-kapatılmalarında, 

*Tüm kültürel dokuların talan edilmesinde,       

*Heykellerin yıkımlarında,

*Sanatçı hakları ve özgürlüklerinin en geri düzeye itelenmesinde,

*Sinema ve Tiyatro yasalarının çıkmamasında,

*Telif hakları düzenlemesinin yapılmamasında,

*TV dizileri alanında, emek sömürüsünün ve hak gaspının doruğa çıkmasında,

*Resim sergilerinin sansür edilmesinde,

*Karikatürlerin yasaklanmasında- yargılanmasında,

*Klasik olmuş romanların, öykülerin, şiirlerin, bilimsel yayınların sansür edilmesinde- yasaklanmasında,

*Üniversitelerin gösteri salonlarının yüzümüze kapatılmasında,

*AKP Belediyelerin tiyatrolara ve her tür sanatsal etkinlere karşı tarafgir tutumlarında,

*Müzelerin iç edilmesi anlamını taşıyan kapı girişlerinin özelleştirilmesinde,

*Kütüphanelerin tüm içeriklerinin budanarak, gericiliğin kaleleri haline dönüştürülmesinde,

*2010 Ajansı’nın bütçesinin iç edilmesinde,

*Bakanlık yayıncılığında, tüm Cumhuriyet döneminin en gerici ve kafatasçı yayınlarına hız verilmesinde,

*Şehir Tiyatroları’nın bürokratlara devredilip işgal edilmesinde,

*Oyunların Faşist baskılarla gösterimden kaldırılmasında,

*Antik kentlerin barajlarla sular altına gömülmesinde,

*Kıyıların ve Ormanlık alanların ranta açılıp betonlaşmasında,

*Sit ilan edilmiş yaşam alanlarımızın yandaşlara peşkeş çekilmesinde, belgeli ve kanıtlı sorumluluğu var.

Bizimkisi topladı pılını-pırtını gitti.

Giderken de boş durmadı, Devlet Tiyatroları’nın kullanımındaki Akün ve Şinasi sahnelerinin satışına göz yumarak, Tiyatro düşmanlığında yeni bir sayfanın açılmasına öncülük etti.

Bu konu ile ilgili bu zatın ağzından tek kelime duyulmadı.

Taraflar da topu taca atarak, susmayı yeğledi.

Bu tür kımıl zararlıları, demokratik ülkelerde sanık sandalyelerine oturtulup yargılanırlar.

Beyimizin bırakın yargılanıp hesap vermesini, önümüzdeki yerel seçimlerde İzmir Belediye Başkanlığına adaylığı konuşuluyor.

Allanıp pullanıp halkın önüne konulacak.

Eee bunca yıl gericiliğe biat etmenin, kafatasçılığa tapınmanın, sanat ve sanatçı düşmanlığında emir kulluğu yapmanın, cemaat avlusunda tespih çekmenin bir mükâfatı olsa gerek!

Bu arada ben dilime dolanan şarkıya devam ediyorum, hiç duyan eden yok.

 ‘Git gidebildiğin yere’

Ah benim ülkem vah benim ülkem.

oaydinoaydin@gmai.com

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

27 Ocak 2013 Pazar

“Entelektüel” Yobazlar / Nihat Behram


27 Ocak 2013
“Entelektüel” Yobazlar
Ortalığı, “Zebani” hocalar doldurdu. Kim ve hangi davranış “Cehennemlik”, bunlar karar veriyor! Sanmayın ki din hocalarından söz ediyorum. Bunlar YÖK’çü hocalar! Dinci hocalar bunların yanında “zemzemle yıkanmış” kaldı!

Hani, kapanmayı “demokratik açılım”, geriye gidişi “ilerleme”, dincileşmeyi “özgürleşme”, faşizmi “ileri demokrasi”, vesayetin el değiştirmesini “vesayetin yıkılması” diye pazarlayan liberaller vardı ya; hani, adam açık sözlülükle, “biz muhafazakârız, yeşiliz, dindar ve kindarız” dedikçe, “yok yok, siz halk  hareketisiniz, dışınız yeşil de olsa, içiniz karpuz gibi kırmızı” diyen liberaller; işte onların, o “yok yok”larla “İslâm entelektüeli” referansı verdiği “hocalar” şimdi ortalığı doldurdu. Yobazlıkta, bunların yanında dinci hocalar zayıf kalır. Çünkü “entelektüel, profesör, bilim adamı” gibi sıfatları var!

Yok yokçu YÖK hocaları “entelektüel yobazlar”ın sadece bir bölümü. Diğer bir bölümü medya ve “kültür dünyası”na saçıldı. Hocaefendi tutkunundan, şeriat yutkununa; Darwin küfürbazından, ahlâk bağnazına kadar “entelektüel yobazlar” maşallah, artık sürüsüne bereket. Medya ve yayın dünyasına onlar egemen. “Meydan”ları ekran. Dövüşe hasımlarıyla değil, hısımlarıyla çıkıyorlar. Anlata anlata bitiremiyorlar. Tartışırken, karşısındaki ya kendisi gibi biri, ya piyonu. Ve nerdeyse tümünün, “demokrat” ve “entelektüel”lik “referans”ı soldan devşirme liberallerce tasdikli.

Geçenlerde, başımdan bir olay geçti: Yanıma bir genç oturdu. Otururken gülümsedi. Sonra konuştuk. 9’unda başlayıp 13’ünde hafızlığı tamamlamış. “Arapçan nasıl?” diye sordum. “Arapça bilmiyorum ama mühim değil, Kuran ezberimde!” dedi! Dedim ki, “Hafız, 3 senede, Arapça dahil 3 dil öğrenirdin!” Gözleri merakla ışıldıyordu ki, imam kolundan tutup yerini değiştirdi! Öyle baktı ki bana, sanki otobüste değil de cehennem kazanındayım; o da kazan başındaki Zebani! “Entelektüel yobazlar”ın da, esasında gedikli yobazlardan hiçbir farkı yok.  Ezberleri bozulmasın, neye uğradıklarını şaşırıyorlar. Gerek gedikli yobaz, gerek türeme “entelektüel yobaz” sonuçta aynı telden, aynı çalgı, aynı akort. Biri şeriat yeşili “do diyez”, diğeri liberal aşılı “sol bemol”! Aydınlık olan her şeye düşmanlar! Tek farkları, bir kesim “entelektüel” olarak düşman! Ezberlerine basıldığı yerde, yuvasına ışık tutulmuş köstebek gibi panikliyor, kurt gibi saldırganlaşıyorlar. Tek farkları, bir kesim “demokrat” olarak saldırıyor!

Önceki bir yazımda, “Şuarâ (Şairler) Suresi” ve Hocaefendi’nin yorumunu yazmıştım. Yeni Şafak’ın “entelektüel” geçinen Salih Tuna adlı yobazının rahatı kaçmış. Bir insanda mercimek kadar bile beyin olsa, yine de, ateist ya da Müslüman olmayan bir şair hakkındaki “şeytana kulak veren, aşırı yalancı ve günahkâr, başı dönmüş bakışı bulanmış” türü yorumlar ve “kılıçtan geçirmeli, kafir, içinde şeytan var” türü sözlere sadece güler. Hani kafasını kaldırsa, yerel, evrensel bin kayaya çarpacak. Ama “Şuarâ Suresi” böyle söylüyor, Hocaefendi  de güncellemiş! “Entelektüel yobaz”ın onaydan başka çaresi mi var? Hele ki benim, “Hocaefendi aynen böyle söylüyor, inanmayan açıp dinler!” demem karşısında kopmuş! “Entelektüellik” düzeyi “Şuarâ Suresi”yle sınırlı! Cahil cesaretine bak: Ne Nâzım kaldı, ne Tevfik Fikret, ne Mayakowski ne Brecht; ne kadar büyük değer varsa, ”entelektüel yobaz” tümünü, zebani gibi cehennem kapısında sıraya dizdi! Eh, dinci faşizanlığın “ileri demokrasi” diye sunulduğu yerde, yobazın sanat, kültür gibi konularda ağzı lâf tutanına da “entelektüel” denmiş, çok mu?

“Adam” kılığında ortada dolaşıyorlar. Ecdatları Yavuz ve Şeyhülislam Ebu Suud. Kafaları mercimek tası. Onun da çevresi örümcek ağı! Buna rağmen, ukâla mı ukâla! Bunlar ekrandayken, sesini kesip bakacaksın ki, tavus kuşu edalarına kanasın. “Evet, ama yetmez!” En iyisi süpürüp atacaksın!



Dörtlük


Adamın haline bakan
Sanır ki dünyanın sahibi odur
Oysa ki ciğeri beş para etmez
Yüreği çalıdan bodur

25 Ocak 2013 Cuma

Grup Yoruma Baskın fotoğraflar









GRUP YORUMA BASKIN / Ataol Behramoğlu





     Grup Yorum'un da içinde olduğu İdil Kültür Merkezi'ne sabahın saat dördünde polis baskınına uğradığını  Işıl Özgentürk'ün telefonuyla öğrendim.
     Bizlerin uzun süredir telefonlaşmalarımız çoğunlukla bu minval üzerindedir.
     Bizlerin derken, 12 Eylül öncesine kadar Türkiye Yazarlar Sendikamız vardı.
      Yine var ama, o günlerin koşuları başkaydı. Aziz Nesin vardı her şeyden önce.
     Uğursuz darbe sonrasındaki toplumsal aydın direnişinin adı da yine onun adıyla özdeştir.
     12 Eylül 1980 sonrasının bu günlerden farklı yanlarından biri, o günlerde telefonlarımızın herhalde( hiç değilse bu gün olduğu ölçüde) dinlenmeyişiydi.
      Telefon konuşmalarımız genellikle bir yoklama gibiydi.
       “ mısın, nasılsın, demek daha gelmediler “gibisinden...
       Nitekim, biraz da bu duyguları dile getiren Temmuz 1981 tarihli “Sesler” adlı şiirimin üzerinden çok geçmeden tutuklanacaktım...

              ***                                        ***                      ***
   Bu  günlerde  ise bir süredir sanki daha çok  Sanatçılar Girişimi bizleri buluşturuyor.
     Birkaç hafta önceki yazılarımdan birinde Bilgesu Erenus'la Topkapı Şişe Cam Fabrikasında direnişteki işçileri ziyaretimizi yazmıştım.
      Grup Yorum baskınını haber veren Işıl Özgentürk birkaç gün önce İdil Kültür Merkezine zaten bir destek ziyareti yaptığı için bu kez ben yine gazeteden bir muhabir arkadaşla Okmeydanının yolunu tuttum...
      Bu arada polis baskınının asıl hedeflerinden birinin de Çağdaş Hukukçular Derneği olduğunu öğrenmiştik.
      İdil Kültür Merkezinin bulunduğu sokağa doğru ilerlerken, gidilen yer sanki bir savaş alanıymış gibi, belli ki aynı yere gitmekte olan gaz maskeli bir kameramanın yanından geçtik..
      Bir süre sonra gazeteden bizim muhabir için de gaz  maskesi gönderilecekti...
      Nitekim az sonra biber gazı dokunuşları gözlerimizi yaşartmaya, burun dediklerimizi ve ciğerlerimizi etkilemeye başlamıştı bile...

                        ***                                 ***                               ***
         Gazeteye döndüğümde tanıklığımı kısasca şöyle özetlemiştim:
         “İdilKültür Merkezinin bütün odaları , Tavır dergisinin bürosu,Grup Yorumun stüdyosu bir düşman ordusu tarafından basılmış gibi sabah saat 04.00'te bir baskınla darmadağın edilmiş. Grup Yorumun bütün üyeleri gö altına alınmış,dergiler, kitaplar yerlere saçılmıştır. Bunlar arasında 35 yıl önce yayınladığım Militan dergisinin bazı sayfalarını da gördüğümde şaşırdım, üzüldüm, duygulandım. Buradan Başbakana, Cumhurbaşkanına, İçişleri Bakanın sesleniyorum: Sanatın, özgür düşüncenin üzerinden elinizi çekin. Bizler, bu ülkenin aydınları,y6azarları, sanatçıları, faşizme geçit vermeyeceğiz. Gözaltına alınan Grup Yorum sanatçıları derhal serbest bırakılsın.”
               Sözünü ettiğim Militan sayfaları, Jose Marti ve Pablo Neruda şiirlerine   ilişkin, tertemiz fotokopileri çıkarılmış, özenle zımbalanmış sayfalardı... Belli ki  bu
sevgili çocuklar, bu şairlere çalışıyorlardı...  Yaklaşık otuz beş yıl önceki emeğimizle, göz nurumuzla, mutluluğumuzla(Nihat'ın kulakları çınlasın!) orada öylece fırlatıp atılmış, bir barbarlığın saldırısına uğramış durumda karşılaşmamızı unutamam... Bir de duıvara asılı bağlamaların üzerinden parmak izleri alınmış olmaktan  geriye 
kalan izleri...

                      ***                                     ***                    ***

     Fotoğraflardan biri, içeride tanık olduğum barbarlığın bir bölümünü yansıtıyor...
     Konuşma yaparken göründüğüm fotoğrafta , tam karşımda ise, basın ya da görsel medya kameraları değil, yaklaşık elli adım ötede panzerleriyle saf tutmuş bir  polis birliği bulunmaktaydı.. Yukarıda öztlenen tanıklığımınb son cümleleri, orada, o gece  polislere karşı Sanatçılar Girişim adına yaptığım konuşmanın da son cümleleridir...
      İdilKültür Merkezi baskını sonrasında görüp yaşadıklarım , bir polis devletinde yaşamakta olduğumuz  gerçeğinin, benim için unutulamaz anılarından biri olarak kalacak...
        O gece Okmeydanındaki sokakta polis devletinin neden olduğu yıkımı ve karanlığı unutmamam..
      Ama konuşmamı yapmayken varlıklarının aydınlığını hemen arkamda duyumsadığım  genç kızlardan,  delikanlılardan saçılan ışığı da...
       Bu ışığıu söndürmeye hiçbir karanlığın gücü yetmeyecek...       


Ataol Behramoğlu

Cumartesi Yazıları/260113   
http://behramogluataol.blogspot.com/  

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

23 Ocak 2013 Çarşamba

Sanatçılar Girişimi'nin Akün ve Şinası Sahneleri hakkındaki Basın Açıklaması..‏


HER ŞEY SATILIK

    AKP Başkanı ve BOP eşbaşkanı Erdoğan, bir ara  asıl işinin ülkeyi
pazarlamak olduğunu açıkça söylemişti.
     Bir zamanlarını  maliye bakanlı olan  kişi(bu görevden neden alındığı hâlâ gizemini koruyor)i ulusal varlıklarımızın pazarlanmasıyla ilgili olarak söylediği “babalar gibi satarım” sözüyle tarihe geçmişti…
     AKP babalar gibi satmayı,ülkeyi  pazarlamayı sürdürüyor…
    Devlet Tiyatrosu yönetimindeki Akün ve Şinasi sahnelerinin satılığa çıkarılması, bu satış işlemlerinden bir tanesidir.
     Bu satış olayını da sadece bu sanat mekânlarının  satılması, yağmalanması olarak değil, bütün ülkenin pazarlanmasının bir parçası olarak görmek gerekiyor.
     Sahneler satıldığında, yeni sahipler onları herhalde kültür mekânları olarak kullanmayacak.
    .
     Pazarlamacı siyasal iktidara karşı ulusal değerlerimizin dokunulmazlığını savunalım.
     Sanatın ve kültürün, ulusal değerlerimizin  alınıp satılır bir meta olmadığını gösterelim.
Tarihsel ve sanatsal değere sahip Akün ve Şinasi sahnelerinin pazarlanmasına engel olalım.


  SANATÇILAR GİRİŞİMİ

22 Ocak 2013 Salı

Üç haftaya sığan acı ölümler... / Bedri Baykam / 22 Ocak 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..




           Ölüm kalleş, doğanın acı kanunu ölüm... Tüm siyasal, sosyal, kişisel plan ve hedeflerimizi hiçe sayarak kafasına göre takılır. Üç haftada belirli ölçülerde yakınen tanıdığım, Türkiye'de iz bırakmış beş değerli insan vefat etti. Bir tiyatro sahnesi ki, yönetmenin ne zaman, kimi cımbızla çekip alacağını bilmek imkansız. Kimi belki söyleyeceğini henüz yeni hazırlıyor, kiminin sözü duyulmuş, kiminin ise daha sunamadığı sayısız replik var belleğinde...
           Asım Kocabıyık: Asım Bey'in kendisiyle çok fazla görüşmedim. Oğlu, Ahmet Kocabıyık yakın dostum. Gerek çocuklarını, gerek şirketini nasıl çağdaş bir vizyonla yetiştirdiğini, nasıl aydın ve Atatürkçü bir Türkiye'ye oksijen ve adrenalin verdiğini görünce, rahmetliye hayran olmamak elde değil. Bu başarıların Anadolu'nun ortasında sıfırdan başlayan bir gencin eseri olduğunu hazmettiğimiz zaman ise, işin değeri üç misline çıkıyor. Gerek kurduğu holdingle, gerek ailesiyle, gösteriş hastalığına hiç yakalanmadan  klas ve mütevazı kalmayı becermiş Asım Bey. Hem de “ağır sanatsever” bir aile yetiştirerek! Örnek olsun!
           Metin Kaçan: Sevgili Metin, tabii ki en çok "Ağır Roman"la anılacak. Bu da bir şekilde bizim West Side Story’miz sayılır. Nerede tanıştığımızı hatırlayamam, ama 80'lerin sonlarıydı. Beyoğlu kültürünün bir parçasıydık. Zaten Manastır  atölyem Tarlabaşı’nda olduğu için biz hep oralardaydık. Metin candan, espritüel ama bir o kadar da az konuşan, gözlemci bir arkadaşımızdı. Hasan Kaçan'la futbol oynardık. "Ağır Roman"ın filmi bizim sokaklarda, hatta bizim Manastır binasında çekildi. Tabii o yaşamı, ömür boyunca içinden geçerek masallaştıran Metin, inanılmaz özgün ve çığır açıcı bir filmin mimarı oldu. Çoktandır görüşemiyorduk. İşin acı tarafı sanki kendi senaryosuna bir son seçti Metin... Bu şok haberin dedikodularının çıktığını, bir gün önce bana ortak arkadaşlarımızdan Küçük İskender haber vermişti. Maalesef söylentiler gerçekmiş. Daha üretecek çok eseri vardı.
           Burhan Doğançay: Değerli duayenimizle Amerika dönemimde New York'ta tanıştım. Sergilerim olduğunda kendisi ve rahmetli Erol Akyavaş'la görüşürdük. Burhan Bey haklı olarak o insan öğüten jungle’da gerek Türkiye'nin, gerek burjuvazimizin Türk sanatçılarını yalnız bırakmasını affedemez ve sert eleştirilerini sıralardı. Gerçekten o dev kente imza atmış, müzik dünyasını elinde tutan ünlü vatandaşlarımızdan bile pek destek gelmezdi. Şayet o yıllarda Akyavaş ve Doğançay’ın arkasında bir kadro olsa, en güzel yılları her açıdan çok daha verimli geçebilirdi. Şimdi Tarlabaşı'ndaki Doğançay Müzesi'ni geliştirerek onun ismini en güzel şekilde yaşatmayı, umarım bu toplum başarır.
           Mehmet Ali Birand: Mehmet Ali Bey hakkında çok güzel şeyler söylendi. Onun programlarına defalarca bizler de katıldık. Hep dengeli söz hakkı dağıtmaya çalışırdı. Neden bu kadar sevildiğini herkes düşünmeli. Belki güleryüzü, belki uslubu... 32. Gün, 80'ler boyunca sabırsızlıkla beklenilen bir siyasal aktüalite-belgesel karışımı fenomendi. Bu kadar başarılı televizyoncunun onun ekolünden çıkmış olması tesadüf değil. Kim ne derse desin “MAB” hiçbir zaman medyada haklı eleştirilerimize maruz kalan 2. Cumhuriyetçilerden biri olmadı. Öte yandan bazı Atatürkçüler kendisine kırgındı. Tarafsız görünmeye çalıştı ama herhalde farklı kesimlerle kurabildiği empatiyi, ulusalcılarla veya şehit aileleriyle kuramadı; en azından bu böyle göründü. Neyse, ülkenin gerginliklerinin hesap-kitabına girmenin sırası değil.
            Toktamış Ateş: Ateş'in toplumun daha geniş tabakalarıyla buluşması, Uğur Mumcu'nun ölümünün ardından oldu. Her ne kadar kimse Mumcu'nun yerini alamasa da, Ateş o yıllarda o boşluğu ciddi oranda doldurmaya çalıştı. Solun birliği için 1993’te Taban Operasyonu’nu başlattığımızda, kendisinden büyük destek almıştık. O yıllarda Anadolu'nun herhangi bir noktasında,"Türkan Saylan-Toktamış Ateş-Bedri Baykam" tipik konuşmacı kadrosuydu. Sayısız panele beraber katıldık. Aynı gazetede yazdık. Sonra 90’ların sonlarında önce aramızda  polemikler yaşandı. Daha sonra Ateş, Atatürkçü mücadelenin çekirdek kadrosundan koptu ve 2000’lerin dönüştürülen farklı Türkiyesi döneminde, farklı bölge ittifaklarına girmeyi tercih etti, yollarımız 10 senedir ayrıydı.
            Her birine Allah rahmet eylesin, yakınlarına sabır versin. Umalım ki bu "kötü seri" bitsin. Ölüm, sonsuz sandığımız renkli bir piyesin hakem kararıyla ani perde indirmesi. Ve bu filmin sonunu kimse görmeyecek. Bu da tesellimiz mi, yoksa bu absürditenin parçası olmak bizi zaten meraktan öldüren bir kahır mı, siz karar verin... 


Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

21 Ocak 2013 Pazartesi

Vandallar… / Orhan Aydın


Vandallar…

‘Hele bir bekleyip görelim ne olacak’ diyerek, işinin ehli olmadığı dünden belli olanlara ‘süre tanımak’ kaybettiriyor.

İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın başına AKP tarafından atanmış Hilmi Zafer Şahin Efendi için de aynı şey yapıldı.

100 yaşını adımlayan kurum, tiyatro ile hiç bir ilgisi olmayan, sanat ile ilişkileri bile tartışmalı insanlar aracılığı ile adeta işgal edilirken susanlar-pısanlar-daha önce söylediklerini unutarak çıkar hesapları yapanlar-teslim olanlar ve yağcılıkla el avuç ovuşturanlar, bugün yaşananların asıl sorumlularıdırlar.

Süreci yakından izliyorum.

Hiç bir Şehir Tiyatrosu sanatçısı ya da çalışanı ortaya çıkıp, ’Ey Hilmi Zafer Şahin kimsen sen, hangi kültürel sanatsal donanıma sahipsin ki ülkemin yüz akı olmuş bir kurumun başına getirildin, hangi yeteneklerin var, kaç reji yaptın, kaç oyun yazdın, kurum için geleceğe dair tasarıların mı var?’ diye sormadı.

Kurum içindeki çekişmeler, iç çatışmalar, saflaşmalar mı engel oldu buna?

Yoksa çıkar hesaplarının dayanılmaz çekiciliği mi?

Bu soruların yanıtlarını verecek olanlar o çatının altında olup bitenleri yaşayanlardır.

 Ama hepimiz biliyoruz ki bu efendi AKP’nin tasarrufu ile atanmıştır.

Yandaştır, kapı kuludur ya da koltuk sevdalısı bir kendini bilmezdir bu kadarını bilemem, bildiğim o dur ki; kurum çalışanlarının değil sanat ve sanatçı düşmanlığında sicili kapkara olan AKP’nin tercih ettiği bir zat olarak oraya atanmıştır.

Tıpkı diğer yönetim kurulu üyeleri gibi.

Durum bu olunca kurumun emir kulları aracılığı ile yönetildiğini saptamak için âlim olmak gerekmiyor.

Sonuç olarak uzaktan kumandayla idare edilen tüm AKP kurumlarında yaşananlar burada da yaşanıyor.

Önümüzdeki süreçte bu durumun onlarca örneğini yaşayacağımızın ilk işareti ise, ZENGİN MUTFAĞI oyununun gösterimden kaldırılması ile ortaya çıktı.

Oyun sırasında bozkurt işareti yapan iki zavallı faşistin ve onların arkasındaki eli kanlı katil sürüsünün baskılarına boyun eğiliyor-susuluyor-teslim olunuyor ve oyun Şubat programından çıkarılıp, sahneden çekiliyor.

Açıklama istendiğin de ise yalan söyleniyor.

“Baskı filan yok”

Tüm sanatçılar, seyirciler aptal yerine konuluyor.

Oysa kapalı gişe oynanan, biletleri çıkar çıkmaz tükenen bir oyun için bunu yapmak asıl aptallık olsa gerek.

Hilmi Zafer Şahin ve yönetim bu uygulamaları ile kurumu zarara uğratmışlar, 100 yıllık geleneğine kara çalmışlar, oyunu gösterimden çekip sansür uygulayarak açık adıyla vandallık yapmışlardır.

Bu ülkenin ve elbette tiyatromuzun bu tür namussuzluklara karşı tahammülünü sınamak; bir kaç kara akıllı softanın, sanatla hiç bir ilişkisi olmayan cemaat kapı kullarının ve gericiliğin haddine değildir.

Yapılması gereken açıktır, oyun gösterimine devam etmelidir ve tiyatro yöneticileri hem oyunun yaratıcılarından hem de seyircilerden özür dilemelidir.

Aksi halde ellerimiz yakalarındadır.

oaydinoaydin@gmail.com

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

20 Ocak 2013 Pazar

Faşizmin köpürüşü! / Nihat Behram


20 Ocak 2013
Faşizmin köpürüşü!
“Örtülü faşizm”miş! Ne “örtülüsü”? Bu artık, düpedüz “açık faşizm”dir. “İleri demokrasi”ye bak: Engin Ceber’in Metris Cezaevi’nde, Festus Okey’in Beyoğlu Polis Merkezi’nde işkenceyle öldürülmeleri; “Hayata Dönüş” adıyla yapılmış toplu katliam; Ayhan ve Ali Efeoğlu’nun gözaltında kaybedilmeleri; Ferhat Gerçek’in polis kurşunuyla felç bırakılması; TAYAD’lılara linç girişimi; Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer’in pankart açtığı için tutuklanması; işten atılan tekstil işçilerinin hakları gibi davaların avukatları ve Grup Yorum’un sanatçıları yüzlerce polisin katıldığı “helikopterli operasyon”la toplandılar.

HHB (Halkın Hukuk Bürosu)’nu kuran avukatlar, avukatlık niteliklerini, “Toplumsal muhalefetin, ezilenlerin, Kürtlerin avukatlarıyız!” diye açıklamışlardı. Demokrasiden, hukuktan yana, insan olan herkesin göğsünü kabartan bir açıklamaydı. Bu açıklamada halka verdikleri sözde de durdular. Bununla da kalmadı: HHB avukatları, “Alo, Polis İmdat!” hattını kurdular. Polisin işkence, dayak gibi yasadışı davranışlarının bildirilmesi halinde anında gerekli yasal müdahalenin yapılacağı ve mekâna hiçbir ücret talep etmeksizin gönüllü avukatların yollanacağını halka açıkladılar.

ÇHD ve HHB’ye yönelik baskı, saldırı ve pusular sinsi sinsi geliştirildi. Birçok kez bu avukatlar dayak dahil polisin saldırılarına hedef oldu. Geçtiğimiz aralık ayında HHB, İstanbul Emniyet Müdürlüğü önünde bir basın toplantısı yaparak, kendilerine yönelik baskı, gözdağı ve tertipleri madde madde kamuoyuna açıkladı. Gözaltına alınan ve “pişmanlık yasası”ndan faydalanmak isteyen kişilere, “HHB’nin DHKP-C Hukuk Birimi olduğunu biliyorum!” türü komplocu ifadeler imzalatıldığını; gözaltına alınan gençlerin ailelerine “HHB’dan avukat tutmaları halinde çocuklarının tutuklanacağı” gibi santajların yapıldığını belgeleriyle açıkladılar. Aynı basın toplantısında, karanlık güçlerce Çağlayan’daki bürolarına yerleştirilmiş kamera ve dinleme cihazını da basına göstererek teşhir ettiler.

7 ilde eş zamanlı düzenlenen ve onlarca kişinin gözaltına alındığı operasyonların bir hedefi işte bu avukatlar. Tam da,  Çağdaş Hukukçular Derneği’nin (CHD) olaya ilişkin yaptığı açıklamadaki gibi: “Düşman ceza hukukunu uygulamaya koyan siyasi iktidar, toplumsal muhalefeti hukuki açıdan savunmasız bırakmak için saldırıları da özel olarak uygulamaktadır!”

Hedef bununla da sınırlı değil: kapıları kırılarak basılan yerler arasında Yürüyüş Dergisi, Grup Yorum’un sanat çalışmalarını sürdürdüğü İdil Kültür Merkezi ve bu kurumlarda çalışanların evleri de var. Planladıkları şey, yüzbinleri konser alanlarına toplayan ve bir ağızdan yurtsever, devrimci şarkılar söyleten, barış ve halkların kardeşliği duygusunu yaygınlaştıran Grup Yorum’dan intikam. Faşizmin köpürmesi bu değilse nedir? Polis bu kültür kurumlarına gaz bombalarıyla giriyor! Açıklamaya bak: “İdil Kültür Merkezi’nde, DHKP-C’nin kozmik odası” varmış! “Önceki operasyonda, 7 çelik kapılı kozmik odaya polis kapıları kırıp girene kadar militanlar belgeleri imha etmiş”! Şimdi, “Bunu önlemek için bu kez polis kapıdan değil pencereden  girmiş”! La Fontaine masalları gibi! Yiyene!

İddiaları da saldırıları gibi klasik: “HHB, terör örgütü DHKP-C’nin Hukuk Birimi; İdil Kültür Merkezi, Yürüyüş Dergisi ve Grup Yorum, örgütün legal kurumları!” Bu iddiaları, poster, kitap, dinleme tutanağı ve gizli tanık, CD, el bombası gibi “düzmece mühimmat”la süslediler mi, davalara iddianame tamam!

Hesap açık: Halkın teslim olması. Sisteme itirazı olanı, anti faşisti, yurtseveri, savaş karşıtını, mazlumun hakkını soran herkesi “susturma sırası”na koydular. Sırası gelene şahlanıyorlar! Acı olansa, birçok kesimin, “sırayı kabullenmiş” olması ve kendine dönük olmayan zulmü görmezden gelmesi! Tek çare: faşist komplo kime yönelik olursa olsun, bütün demokrasi güçlerinin ortak tepki göstermesidir. İktidarın bu saldırısına, Meclis’teki muhalefet partileri dahil, sessiz kalan, gerekli tepkiyi göstermeyen ya da “öylesine beyanatlar ve kınamayla” geçiştiren herkes, faşizme ortak olacaktır.


Gorge Orwel
“Pasifistler nesnel olarak faşizme yandaştır!”

http://www.yurtgazetesi.com.tr/fasizmin-kopurusu-makale,3180.html

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

19 Ocak 2013 Cumartesi

“YETMEZ AMA, EVET”Çİ ARKADAŞLARA… / Ataol Behramoğlu





    Zaman baş döndürücü bir hızla ilerliyor.
    Siyaset gündemi son hızla değişiyor.
    Ama aynı anda her ikisi de sanki yerinde sayıyor.
    Çünkü planlar çok öncelerden yapılmış, aşama aşama uygulanmakta…
    Bu anlamda değişen bir şey yok. “Makro”plan yerli yerinde. Sadece uygulamada bazı geri çekilmeler, göz boyamalar, gündem değiştirmeler olabiliyor.
     Bu kavranılması güç, kaotik, şaşırtıcı ortamda, içlerinde  bazı eski arkadaşlar da olan yetmez ama evetçi’lerin ne yaptıkları, ne düşündükleri doğrusu merak etmeye değer…
                                        
                                               ***
   Böylesine bir aydın yarılması bu ülkenin tarihinde hiçbir zaman yaşanmadı.
   Karşıt kamplar her zaman vardı, ama bu başka bir şey.
    Sağ-sol çatışmasını bu konunun dışında tutuyorum.
    Beni soldaki bölünme ilgilendiriyor.
     Bu bölünme 60’lı yıllarda başladı, ama yine de bütün gruplar, fraksiyonlar, eninde sonunda sol’un parantezindeydi.
     Bu günkü bölünme başka bir şey.

                                              ***
       Kimileri soldan tümüyle ayrılarak karşı kamplara geçtiler.  Onları “Ne Çok Hain” adlı şiirimde yazdım, söyleyecek başka bir sözüm de yok. Bu da bir seçimdir ve kuşkusuz her anlamda  bir fiyatı da vardır. Yazımın başlığındaki “arkadaş” sözcüğü bu gibileri kapsamıyor. Onların yetmez ama evet’çilikleri(daha doğrusu evet’çilikleri)ödedikleri ve ödeyecekleri diyetlerden bir tanesidir.

                                                   ***                        
     Bazı başkaları, etnik aidiyet ya da başkaca nedenlerle, ABD’nin Kürt projesi oltasına takıldılar. Anlamadıkları,  yapılmak istenen şeyin Cumhuriyet Türkiye’sini  sona erdirmek, yerine ılımlı İslam patentli, parçalanmış  bir orta doğu ülkesi oluşturmak  ve bu yönde de ne yazık ki çok mesafe alınmış olduğudur. Bu gibiler arasında, ait olduğumuz coğrafyada yaşanan ve yaşanmakta olan bunca trajediden sonra uyananlar, uyanmaya başlayanlar var mıdır, merak ediyorum.
                                              
                                             ***                          
 
      Bir başka grup “yetmez ama, evet”çi, AKP’de ve liderinde  bir demokrat;  Türkiye’yi Batı’ya,  “daha ileri bir demokrasi”ye taşıyacak bir kurtarıcılık misyonu gören tatlı su aydıncıklarıdır.
     Bunlar arasında bir zamanların solcuları, kendilerini belki bu gün de solcu saymakta devam eden kimseler var.
      Bu gibilerin aydın değil, aydıncık olduklarını düşünüyorum.
       Çünkü aydınlanma olgusunun bu ülkede hangi zorlu süreçlerden  geçtiğinin, çağdaş bir ulus devletin kurulma aşamasına hangi zorluklar aşılarak ulaşıldığının  bilincine de bilgisine de belli ki sahip değiller.
      Öyle olmasaydı, bir kurtarıcılık misyonu vehmettikleri örgütün, kişinin ve kişilerin, Cumhuriyetin, çağdaşlığın, aydınlanmanın, evrensel  insan haklarının, emeğin, özgür düşüncenin, bütün Cumhuriyet tarihi boyunca ve öncesinde  en kararlı, en gerici düşmanları olduklarını en başından görürlerdi.

                                         ***
     
        Bu son gruptaki “yetmez ama evet”çiler arasında, sanatçı, yazar kimlikli arkadaşlar da küçümsenemeyecek sayıda yer almakta.
     Özellikle onların, şu günlerde; ülkemize ve bölgeye ilişkin  emperyalist projelerin yerli taşeronlar eliyle uygulanmaya konulduğun apaçık ortada olduğu, Türkiye Cumhuriyetinin savaş kışkırtıcısı konumuna düşürüldüğü ve bir savaş uçurumunun tam kıyısına gelinmiş olduğu şu süreçlerde ne gibi iç çatışkılar yaşamakta oldukları, ya da böyle bir çatışkı  yaşayıp yaşamadıkları merak edilmeye değer…
      Yanıldığını anlamak ve yüreklice dile getirmek bir erdemdir.
      12 Eylül oylamasında  “yetmez ama, evet”  ya da belki “evet” demekle hata etmiş olduğunu düşünen herkes, susmanın  ya da  yarım yamalak özeleştiri laflarının ötesine geçerek bunu açıkça, mertçe dile getirebilmeli, emperyalist baskıya ve diktaya karşı savaşımda yer almalıdır…
      

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/190113
      
     
      ataolb@yahoo.com
     
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..